savundum da ne oldu? bunu ölçebilecek araçlara sahip değilim ama zaten gazete yazarlığına ilişmemdeki temel etken yazdıklarım dolayısıyla bir kısım insanı şu veya bu yönde davranmaya cesaretlendirmek değildi. ben cesaretin kavrama yetisini dinç tutmada, aldanmayı asgariye indirmede ve kimseye yaltaklanmadan yaşama gücünü koruma ısrarında bulunduğu görüşündeyim. bizim önce insan, sonra müslüman olarak ayakta kalmamıza kolaylık verici cesaret budur. bazı insanlara galip gelme hevesinde olanlar, diğer bazı insanların kendi üzrinde galibiyet tesis etmelerini peşinen kabul etmezlerse hedeflerine ulaşamazlar. yegâne galip Allah’tır inancı taşıyanlar ise hükmetmeyi reddettikleri oranda hükmedilmeyi de reddetme imkânını elde tutarlar. 

diyorum ki Türkiye’de yetişmiş bir insan, benzeri bir algılamanın devamında Proust’un vardığı sonuca ulaşmazdı. Proust, yaşadığı olağanüstü ruhî durumu, başı ve sonu kendi sınırlı ömrü içinde bulunan bir açıklamaya bağlıyor sonunda. çünkü o, insanlık tarihinin son çağlarında Avrupa’da belirmiş yeni insanlardan biridir ve hissettiği her şeyde kendinde başlayıp, kendinde biten sebepler-sonuçlar bulacaktır. Türkiye’de yetişmiş bir insan (islâm itikadında olmasa bile), zâhir ve bâtın arasındaki kaçınılmaz ilişkinin farkına vardığı için yaşadığı olağanüstü bir ruhî durumun mesnedini yine olağanüstü nitelikteki değerlerde arayacaktır. eğer bu istinad noktası, mutlaka bir hatıra olacaksa bile, hatırlanan hususu kendi ferdî sınırlarıyla kapatmaktan imtina edecektir.

dark city ile ilgili yazmışım zamanında.


her şey uyanışla başlar.
kahramanın o güne kadar gaflet uykusu içerisinde yaşadığı dünyayı yabancılamasına sebep bir hafıza kaybını da beraberinde getiren bir uyanıştır bu. daha önce bin kez dalınmış ve uyanılmış uykuları, uyumayı ve uyanışı bile hatırlamayan bünye, etrafındakileri, kendisine dair ve ait oldukları iddia edilen kişi ve nesneleri keşfe başlar. 
fakat, bu dünyaya başıboş salınmamıştır. uyanışın özel kıldığı kahramanın peşinde, uyanmayı mümkün kılan özün talibi birileri vardır. ama bu özün peşinde oluşları onları tam olarak “birileri” yapmaktan alıkoymakta. çünkü bunlar, ortak hafızaya sahip, bireysellikten mahrum, karanlığa ve ölüme mahkûm şey’lerdir. adları da eşyadan seçilmiştir; kitap bey, duvar bey, el bey, beyin bey… (akıl bey bile değildir) eşyanın çalmak istediği özünü korumak için önce ne’liğine dair fikir sahibi olması gerektiğini akleden kahraman, geçmişini ve başlangıcını bulamasa da, uyanışla birlikte kendisine ikram edilen “eşyanın yapabildiğini yapabilme” gücünü keşfedebilir.
henüz “insan” vasfını elde edememiş ama bu mertebeye yükselmeye aday isimsiz, geçmişsiz, kırıntılarla avunan, varlığa, kendi var oluş şekillerine dair en ufak bir fikri olmayan insanların yardımıyla, canına kasteden –adem a.s.’nin yeryüzüne düştüğünde tabiatla cedelleşmesini hatırlatıyor- yaratıklardan kaçmayı başarır.
kahraman, neticede tek bir şey öğrenir: burası onun anavatanı değil. oradan buradan derlenmiş silik ve ayrıntısız kopyalardan oluşan bir dünyada yaşıyor. (bir de ‘bakara suresi, ayet şu, bu’ desem tam olacak, hissediyorum) (ama öyle gerçekten) geldiği yer şüphesiz ki daha güzel.
hafızasına zerk edilenler her ne kadar kendisine ait olmasa da, bütün bunlar bir zamanlar var’dılar. yaşandılar ve bittiler saygısızca. yani gerçek olana dair en hakikatli kanıtlar, bu hayallerden, hatıra parçalarından ibaret. bu nedenle yapılacak tek şey, içine düştüğü bu korkunç, insan eli değmemiş vahşi toprağı anavatanına benzetmeye çalışmak.
son olarak; etrafındaki diğer bütün canlılardan üstünlüğü olan eşyanın adını ve niteliğini bilmek, onu tanıdığı tek ışığa götürüyor. diğerleriyle arasındaki en büyük fark bu gibi ama bir de kardeşi var, adı da diğer büyük fark. o da şu: bilmeyenlerin önünde sınırlı ama sınırsızlığından gaflete düşülebilen bir dünya varken, bilenin eninde sonunda sınırına ulaşabileceği bir dairenin farkındalığını görüyoruz. varlığa dair en sağlam bilgiye ulaşmış bu arkadaşın en emin olduğu şey, kendine geçmiş kudretin, hatırasındaki dünyanın, kendi cismani varlığının birer kaynağı olduğu, ama bu kaynağın sırrına asla vakıf olamayacağı. en azından bu dünyada ve bu hayatta. işte onu içine alan bu sınırdır onu özgürleştiren.




nuh aleyhisselama gemide iken
güneş hayvanı olan aslan pençe atar
yü ise gövdesinin yarısını
ay gibi kurutan bir hastalığa yakalanır!

bu semavi küre - ay
insanın ruhu ve kaderi gibi
kararır ve aydınlanır
ruhu ve gövdesi gibi
bu dünyanın yörüngesine bağlı
yılanlar gibi ateşten kürenin ışığında kıvrılıp
uçurumların karanlığına çıkar…

ama kap olarak ay
hayat med cezirinin efendisinin
ölümsüzlük veren yiyecek ve içeceğinin
tükenmeyen çanağıdır
grail de böyle bir çanak…

dahası ay
canlı olabilir
kafa gibi!”

salih mirzabeyoğlu / güneş ve ay

kaynak: ekşi sözlük

Played 35 times
[Flash 9 is required to listen to audio.]

aristokratiksinti:

                                   1. BÖLÜM

Amerigo Bonasera New York Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin salonuna oturmuş, adaletin yerine getirilmesini bekliyordu; kızını insafsızca yaralayan, onun şerefiyle oynayan kişilerden adaletin eliyle intikam almış olacaktı.

İnsana ürküntü verecek kadar iri yarı bir adam olan yargıç kara cübbesinin kollarını yukarı sıvadı; sanki kürsünün önünde duran iki delikanlıyı dövmeye hazırlanıyordu. Yüzü açık bir nefretle buz gibiydi. Amerigo Bonasera olup bitende hatalı bir yan sezinliyor, ama hatanın ne olduğunu bir türlü anlamıyordu.
”Bir serseri gibi davrandınız.” dedi yargıç sert bir sesle. ”Evet,evet” diye düşündü Amerigo Bonasera. Hayvanlar! İtoğlu itler! Alabros kesilmiş parlak saçları tertemiz yıkanmış yakışıklı yüzleriyle iki delikanlı başlarını önlerine eğmişler, saygılı, yaptıklarından pişman gibi duruyorlardı.
Yargıç konuşmasını sürdürdü: ”Ormanda yaşayan aç kurtlar gibi davrandınız. Zavallı kızın ırzına geçmediğiniz için kendinizi şanslı sayın. Yoksa sizi yirmi yıl hapse mahkum ederdim.” Yargıç sustu. Kalın kaşlarının altındaki gözleri; solgun yüzü Amerigo Bonasera’dan yana kaydı, sonra bakışlarını önündeki soruşturma raporlarına çevirdi. Kaşları çatıldı. Kendi isteği dışında bir karara varmış gibiydi, omuzlarını silkti. 
boş ver, kaç kişi kitapla başlamıştır ki zaten..
(Reblogged from aristokratiksinti)

… İnsanların çoğunluğu kendilerine sunulmuş anlama kalıplarını ve toplum tarafından geçerli sayılmış eyleyiş biçimlerini eleştirmeksizin benimserler. Bu kalıp ve biçimleri eleştirmeye güçlerinin yetmeyeceğini düşünürler. Böyle insanlar bilinçli bir savaş yürütmezler, kendilerine özgü yolu aramazlar. Savaşın gereğini yerine getirirler ve üzerinde bulundukları yoldan giderler. Sorgusuz, sualsiz. Azınlıkta bulunan bazı insanlar ise savaşın gereğini yerine getirip getirmeme konusunda bir açıklığa varmak isterler. Yaşamak savaşmaya, savaşmak yaşamaya değer mi? Bu soru bir kez soruldu mu, artık cevaplandırılmış demektir. Çünkü “ne için?” sorusu, onun bir şey için olması zorunluluğunu anlatır. Savaşı sorgulamayanlar onun neye değdiğini bilmeye de uzak kalacaklardır. …

(Reblogged from infilyus)

hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkın saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

çeşme var kurnası murdar
yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
gözyaşı, çiğ tanesi, gizli dert veya verem
ne farkeder demişim.
bilmeden farkı istemişim.

“… burada bir inceliği hatırlatmama izin verin. (vermeseniz ne yapacaksınız zaten ben buradan konuşuyorum…) şöyle: bu Allah’ın hitap etmediği adam bu yalanı söylese, yemini de etse ama müşteri inanıp da o fiyatla malı satın almazsa bir bakıma adam paçayı kurtarıyor. çünkü, kötü işlerimiz bizim, kötü yapmaya, hem kötülük olarak yapmaya, hem de yaparken kötü olarak yapmaya kalkıştığımız işler bir sonuç vermedikçe aleyhimize işlemiyor. yani, eğer bu adam yalan söylese, yalan yere yemin de etse, ama bir müşteri inanmamışsa ona ve hiç kimse onun verdiği fiyattan malını almamışsa o reddedilen, hitap edilmeyen kişi olmak durumuna düşmüyor. buna dikkatimizi çekerim… müslüman olarak bizim kötü olarak yaptığımız şeyler kötülük olarak tecessüm etmedikçe, sonuç vermedikçe aleyhimize değil. bu neden? çünkü biz bu kötülükten son anda cayabiliriz. adam malı almaya kalktığı sırada birden düşünüp deriz ki, “ben yalan söyledim boş ver sen bu malı alma,” deriz; o zaman önce yaptığımız kötülük aleyhimize bir durum yaratmaz. ama biz yalanımızda ısrar eder, yalan yere yemin etmekten hâlâ perva duymazsak o zaman, işte o zaman Allah’ın hitap etmediği ikinci tip insan hâline geliriz. …”

Ubâde b. Sâmit’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, rasul-i ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “yeryüzünde hiçbir müslüman yoktur ki, herhangi bir dua ile dua etsin de Cenab-ı Hak ona istediğini vermesin; veya o duasına mukabil, bir kötülüğü ondan men etmesin” buyurdu. cemaatten biri: “öyleyse çok dua ederiz” dedi. peygamber efendimiz de: “Allah’ın lütfu, ihsanı istediğinizden daha çoktur.” buyurdu. 

dua… Allahu teâlâ müslümanların bütün dualarını kabul eder. bunu akıldan çıkarmadan yaşamak lâzım. Allah’tan istediğimiz hiçbir şey geri çevrilmez. buna inanasımız gelmiyorsa şartlarını bilmediğimizdendir. bunun birinci şartı, bizim gerçekten onu Allah’tan istememizdir. duamızın kabulüne yol açan nedir? gerçekte istememizdir. o istediğimiz ne ise bilhassa onu istememizdir.  Allah’tan istememizdir. dua yoluyla gerçekten istiyor muyuz bazı şeyleri? hayatımızın ancak o istediğimiz şeyle devam edebileceğini, o olmadığı takdirde bizim hayatımızın mahvolacağını düşünüyorsak, bu, gerçekten istediğimiz bir şeydir. ama biz bazı şeyler isteriz, o da olsun, o da olsun şeklindedir bu. istediklerimizin çoğu gerçekten, bilhassa istediğimiz şeyler değildir. biz kendimizi biraz yokladığımız zaman, fazladan istediğimizle gerçekten istediğimizin birbirinden ayrıldığını görürüz. gerçekten istemek duanın kabulü için ön şarttır.

onu istemek… onu istemek de duanın kabulü için ön şarttır. onsuz yapamayacağımız şeyi istemek. yani, biz alternatiflerden birini seçerek değil, hiçbir alternatif söz konusu olmadığı hâlde onu istiyorsak Allah bize o şeyi verir. şunu versin Allah, o olmazsa şu olsun, şu olmazsa bu olsun… diye istediklerinizin bir skalası varsa, duanızın kabul olmasını hiç beklemeyin. siz gerçekten, özellikle, bilhassa vazgeçilmez bir biçimde onu istiyorsanız Allah o istediğinizi sizden asla esirgemeyecektir. …

bakınız hadis-i şerifte diyor ki: “Allah insanlara ya istediğini verir veya o duasına mukabil bir kötülüğü ondan men eder.” yani dua sadece dua olmaklığı yüzünden bir değer sahibidir. yani, sen bilmezsin ve sanırsın ki Allah sana istediğini vermedi. halbuki gerçekleşen şudur: sen onu  Allah’tan istedin diye, allah senin üzerinden bir kötülüğü kaldırmıştır. sırf dua ettiğin için! yani, sırf  Allah’tan istediğin için. ama sen hiçbir zaman bilemezsin ki, Allah senin o sitediğini yapmamakla sana büyük bir lütufta bulunmuştur, yani bir kötülüğü senden kaldırmıştır. o yüzden bütün mesele bizim dua etmeye hazır olmamızla alâkalı bir şeydir. ama Allah’tan istediğimizi bilerek. bunu özellikle modern hayat içinde işçi-işveren ilişkisi içinde rahatlıkla görebiliriz. yani, hiçkimsenin rızkını allahtan başkası vermez. onun için insan rızkından memnun değil ise Allah’a hamd etmelidir. rızkından memnun değilse rızkından memnun olmaya çalışmalıdır. çünkü memnun olmadığı rızkı ona veren gene Allah’tır.